Ben kimim?

Ben kim miyim, 90 kuşağı gençlerinden olup yaşlılığa hızla ilerleyen fertlerden bir tanesiyim 🙂

 

Aslen Malatya Doğanşehirli olup 29 yıldır Mersin’de yaşıyorum.
Tek mezuniyetim ilkokul olup yarıda bıraktığım bir de lise eğitimim var…

Elle tutulur bir eğitim hayatım olmadı. Ortaokul mezunuyum, lise ikiden atıldım. Eğitim için ne kadar çaba sarf ettiğimi görebiliyorsunuz. Ancak ufak bir dipçe eklemeden olmaz. Biraz baskı, biraz da ” gelecek ” kaygısına kapılan aile fertlerinin ısrarlarıyla güneşi tepeme alarak ilerlemek yerine batmaya yüz tutmuş güneşin tan kızılın da yürümek zorunda bırakıldım. Kimsenin suçu yok, bir suçlu aranıyorsa o suçlu benim. Eğitimin geniş alanında kendime güzel bir gelecek bulma imkanım varken, es geçtim; kolaya kaçtım…

İşin diğer bir yanı sürekli yazma isteğinde olmamdı. İlham benim için sahte bir motivasyon kaynağıydı. Aklıma geldikçe yazıyordum. Tabii buna yazmak denirse; o zamanlar ağabeyimin, ablamın defterlerine yazdıkları sanatçı, şair, yazar sözlerini çevremdekilere ” ben ” yazdım diye yutturmaya çalışıyordum. İnananlar da oluyordu, gülüp geçenlerde.

Bir gün yeter deyip masanın önündeki sandalyeye oturdum ve yazmaya başladım. Aklımdan geçen kelimeleri tutup kağıda fırlattım. Günün olağan şartlarına sığınarak insanlarla konuşuyor, oyunlar oynuyor fakat kimseye ” yazdıklarımdan ” söz edemiyordum. Zira başkalarının yazılarını benim diyerek insanlara söylemeyen birinin yazdıklarından kaçınması pekala olağandır. Gülmelerinden ve alaya almalarından korkmuyor değildim. Derinlikler taşıyan o manalı sözlerin, şiirlerin yanında benim yazdıklarımın derinliği olabilir miydi?

Alaya alınma korkusu yüzünden yazdıklarımı yırttım, sobaya attım.
4 yıl kadar yazmaktan vazgeçtim.
” Hiçbir zaman imzamı taşıyan yazılarım olmayacak ”
Oysa kendime ihanet etmiştim. Yazdıklarımın iyi veyahut kötü olduğunun ne önemi vardı, yazmıştım. Başkalarının imzalarını taşımıyordu. Çabalarım faydasızdı. Kendimi masanın önündeki sandalyede tutamadım.
” Henüz orta ikiye giden birinin yazılarının ne önemi olabilirdi? Kendimi o zamanlar olabildiğince fazla yerdim. Müstehzi yaklaşımlardan korkarken, kendimi alaya almaya başladım. Ne zaman yazmak istesem, ” hırsız ” sözcüğünü başıma balyoz etkisiyle geçirirdim

Liseye gelindiğinde ergenliğin hüküm süren o çıldırtıcı gösterisi ile yazmanın o kıvılcımı  karşısında kendimi tanımakta zorluklar yaşıyordum. Yeni bir kimliğe sahip oluyordum.

  2005 – 2006 dönemleriydi. Lise ikinin ikinci döneminden yirmi gün sonra okuldan atıldım.

Bunu hiç unutmam; dersimiz Türk Dili ve Edebiyatıydı. Hocamız derste ” yenilen pehlivan güreşe doymaz ” sözünü kompozisyona uyarlamamızı istedi. Diğer günkü derste herkes yazdıklarını sırayla okudu. Okuma sırası bana geldi. Kara tahtanın önüne geçtim, ” yenilen güreşçi pehlivana doymaz ” sözüyle kompozisyona giriş yaptım. Hocamız güldü. Sınıftan kıkırdamalar yükseldi. Gülmelere bende katıldım ama neye gülündüğünü farkında değildim. Olayın ne olduğunu anlayamamıştım. Yazdıklarımı okudum. Hocamız ve sınıf arkadaşlarım okudukça gülmeyi sürdürüyorlardı. Okumam bitti, yerime oturdum ve yanlışımı aramaya başladım; buldum da. Bu içten içe beni üzmüştü. O günden sonra tekrar yazmaya başladım.

Devam eden bir futbolculuk tutkumu atlamamam gerekir. Futbolcu olmak için ne gerekiyorsa yapmış, gerekli insanların gözüne girmiştim. İstanbul’a futbol seçmelerine katılmayı sabırsızlıkla bekliyor, zahmetin karşısında bitmek bilmez enerjiyle duruyordum, dum dum… Seçmelere gitmeme bir aydan az bir zaman kalmıştı ki karşıdan karşıya geçerken bir arabanın çarpması sonucu sol bacağımda kırılma meydana geldi.(2009) Arzum yerle yeksan oldu. Hastane odasındaki çaresizlik o denli üzücüydü ki anlatmaya dilim varmaz.

Doktorun bir gün sonra uğradığında söylediği söz, ” Kazadan sonra tek bir bacak kırığıyla hayatta kalman mucize ”

İşte bu kazadan sonra inanılmaz yazma isteğine tutularak karaladım durdum. 2015 yılına değin yazdım durdum. Ardından bu açlığımı bir kitapla canlandırmam gerektiğine karar verdim. Bu mucizenin sunacağı şansı bulmam gerekiyordu. Belki de budur diyerek yazdıklarımı arşivleyip yayım evine gönderdim. Üç ay beklemem gerekiyordu. Beklediğim süre zarfı boyunca dünyanın en iyi yazarlarına meydan okuyor, tahtlarından ederek yerlerine geçiyordum. Başımı bulutların arasından çıkartarak insanlığa sesleniyordum. Hayali dünyamda en uç noktalara bir gülümseyişle varıyor, bir sözle ortalığı toza dumana buluyordum. Hürriyetin tadını alabildiğince tadıyor ve soluyordum. Üç ayın sonunda yayım evinden gelen mesajla kanatsız semalarda uçan varlığım hızla yere çakıldı.

” Dosyanız yayım onayından geçmemiştir. ”

Mesajı gördükten sonra biriktirdiğim düşleri sahneden teker teker indirerek sürgüne gönderdim. Onlara bir gün tekrar ihtiyacım olacaktı…

Kitap dosyasının kabul edilmemesinin ardından yaşadığım bunalım pek uzun sürmediği gibi kısa da sürmedi. Kendimi sürekli bir kaçışın içerisinde buluyordum. Üzerime huzursuzluk yağdıran alandan bir an önce çıkmak için yorulana değin koşuyordum. Yorucu olsa da bu yolculuğu sonlandırmayı başardım.

Aralı kapıyı açtığınızda kısa ve uzun öyküler, anlık yazma isteğinden doğan metinlerle karşınızda olacağım.

Şunun da altını çizmekte fayda var, buradaki hiçbir yazı ” arşiv ” dosyasının içerisindeki yazılar değildir; olmayacaktır.

Rüzgardan etrafa saçılan kağıt parçalarından istediğinizi alıp okumakta özgürsünüz. İsterseniz kapıyı tüm kuvvetinizle çekip çıkabilirsiniz. İnsan bazen yapmak ister çekip çıkmayı… Saygılarımla…

Var olun, Hoş geldiniz 🙂

Only registered users can comment.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.